25 Aralık 2011 Pazar

Garfield bir İdol! :)


Hiç Garfield kanunlarını duymuş muydunuz?
Evet kanunları biraz abartılı (yapımcıları mı yazmış bilmiyorum) ama o bir idol bence! :) sizce?
(Özellikle de pzt sendromuna kapilmisken gözümde iyice yüceleşiyor=P)

Favorilerim net; 10, 9, 8, 4

-----------------------------------------------------------------------------------------
Madde 1 : İnsanlar yorgun doğar dinlenmek için yaşar.

Madde 2 : Çalışmak yorar.

Madde 3 : Gündüz dinlen ki gece rahat edesin.

Madde 4 : Yatağını kendini sevdiğin gibi sev, içinden çıkamayacağın gibi yap.

Madde 5 : Yarın yapabileceğin işi bugün yapma.

Madde 6 : Bugünün işini yarına bırakma, erteleyebileceğin kadar ertele.

Madde 7 : Dinlenen birini görünce otur ona yardım et.

Madde 8 : Oturmak mümkünse ayakta durma, yatmak mümkünse oturma.

Madde 9 : Tembellikten kimse ölmemiş.

Madde 10 : Çalışma isteği duyunca biryere otur isteğin geçmesini bekle
-----------------------------------------------------------------------------------------

Ben kanunlara internette bir paylaşım sitesinde rastladım ama "Garfield" yazıp internette aradığınızda bir çok sitede karşınıza çıkıyor ama gerçekten yapımcıları mı yazmış bunları bulamadım...


23 Aralık 2011 Cuma

8 karede hayat!

Bir çoğunuz bu karikatürü defalarca görmüşsünüzdür büyük ihtimal..
Hem seviyorum hem de böyle içim bi acaip oluyo görünce, çünkü aslında "acı gerçekler" bunlar:)
İşte bir çoğumuzun hayatını 8 karede özetleyen bir karikatür..



Not: kime ait olduğunu da yazmak isterdim (ki çalıntı gibi değil alıntı olsun diye) ama malesef bulamadım.. bana ait olmadığını yazayım da kime aitse de kusurumuz affola..

21 Aralık 2011 Çarşamba

isteyip de yazamamak, yazıp da bitirememek

eveeet yazı yazma aralığım git gide açılıyor! bu sefer de en son yazımın üzerinden 2ay gecmis..

ilk blog yazmaya başladığım zamanlarda sık sık yazıyordum, çok da keyif alıyordum, ama sonra yavaş yavaş koptum, haftada bir, 2 haftada bir derken bir de baktım ki bırakın yazı yazmayı artık takibimdeki blogları bile okumamaya başlamışım..

şimdilerde yazma konusunda 2 ayda 1 de olsa bir istikrarım var:)
ve aslında buralardayım, okuyorum..

Sorunum nedir bilemedim? başlamak için kafamda plan yapıyorum, aklımdakileri not alıyorum, biraz biraz yazmaya başlıyorum, ama bir yazıyı yayınlamam için içime sinmesi gerekiyor ki bu da uzuuun uğraşlar 5.000 defa yaz, sil, önizlemeye geç, vs, vs anlamına geliyor ki bu kadar uzun zaman ayıramadığım için de yazılar bitmek bilmiyor.. :(

Aslında bu durumla ilgili itiraf edemediğim bir gerçek daha var ki bazen o kadar uzun zaman twitterda dalıp gidiyorum ki başka bir şey okumaya, yazmaya ne vaktim ne halim kalıyor:)

Peki bunları niye yazdım? belki dedim sevgili blog yazarları okur da, bu isteyip de yazamayan ya da yazıp da bitiremeyen halime bir öneri getirir, yorum yapalar diye düşündüm..

30 Ekim 2011 Pazar

Snickers Reklamı & Yurtdışı Versiyonları

Snickers'ın harika reklamını muhakkak bir çoğunuz izlemiştir, izlemeyenler hemmen buyursun izlesin=)



Reklam ilk çıktığında dikkatimi çekiyordu ama ne oluyor, ne konuşuluyor hiç dinlememiştim. Muazzez Abacı ve Gönül Yazar'ı oynattıkları aptal bir reklam diye düşünüyordum.. Bi gün bi arkadaşım çok gülüyorum bu reklama dediğinde tekrar seyrettim ve gerçekten çok sevdim, çok başarılı bir reklam! Slogan süper, kurgu çok iyi..

Sonraa bugün biricik sevgilimle televizyon izlerken reklamın kısa versiyonu çıktı ve onun daha önce reklamı izlemediğini öğrenince hemmen youtube... O da tabii ki çok beğendi reklamı ama "kesin bunun yurtdışı versiyonu vardır bizim reklamcılar bu kurguyu beceremez" dedi ve haklı çıktı..


(yanlış anlaşılmasın, reklamcılarımızı yermek değil amacım bence gayet başarılı yerel reklamlar da var ama maalesef bu kurgu & slogan bize ait değilmiş..)

ve işte benzer kurgulu snickers reklamlarından bir kaçı..









29 Ekim 2011 Cumartesi

biraz tebessüm iyi gelir


tamı tamına 2 aylık bir aradan sonra tekrar buralardayım :)
bu üzücü günlerde (her ne kadar "üzücü" kelimesi çok küçük ve yetersiz gelse de..) biraz tebessüm iyi gelir diye düşündüm..

belki bir çok kişi daha önce de izlemiştir bu videoyu, ben dün izledim.. videoyu çeken arkadaşlar iyi gözlemciymiş bence, tiplemelerle konuşmaları nasıl da güzel yakıştırmışlar.. ben çok başarılı buldum, tebessümden öteye geçtim :)




Favorilerim;
1. etiket ile dergi fiyatını karşılaştıran tip
2. iphone 4 soran tip
3. 15tllik usb soran tip



26 Ağustos 2011 Cuma

uyuyamıyorum, kuzucuğa kavuşuyorum:)

eskiden okulun ilk günü öncesinde gece hiç uyuyamazdım, çok heycanlanırdım.. sabaha kadar kim ne yaptı, nasıl değişti, neler olacak, neler bitecek, vs, vs diye düşünürdüm dururdum..

şimdilerde yine geceleri uyuyamıyorum..

pazar geceleri pazartesi sendromu..
haftaiçi iş güç düşünmekten
bazen huzursuz bacak sendromundan (bilmeyenler buraya bakınız..)

amaaa bu gece hala zerre uykumun olmamasının nedeni; yarın akşam ingiltereye minicik yeğenimin yanına uçacak olmam:)

daha önce "bir minik melek" isimli postumda anlattığım kuzucuk =) şimdi 2,5 aylık oldu ve haaala göremedim:(

sürekli onu öptüğümü, mıncıkladığımı, doyasıya kokladığımı hayal ediyorum:)

yarın gece orada olacağım için miniğimi sadece görmekle yetinmek zorunda kalcam ama ertesi gün elimden kurtulamaz, onun canına okucaammm:))

İyi geceler,
sevgiler..

23 Ağustos 2011 Salı

deli miyiz biz?

bazen duruyorum bakıyorum hayatıma diyorum ki; deli miyiz biz bu ne koşturmaca?

önce kendimle başlıyorum; işten eve, evden işe.. bazı günler cozutup, evde de çalışmaca.. bazı günler bir vurdumduymazlık ile gezmece.. ama hep bi acele! ne için belli değil.. hep bi hedef koyma; aman şu gün bitsin, aman şu hafta geçsin, amanın şu ayı da bi atlatsak.. özellikle son bir yılımın nasıl geçtiğine akıl sır erdiremedim.. günleri kovalıyorum ama aylar geçip gidiyor bir anda..

sonra çevreme bakıyorum; çocuğu, genci, yaşlısı hep bi hayat gailesi içinde..

ben küçükken biz çocuktuk.. şimdiki çocuklar varamıyor günlerinin tadına sanki? ben okuldan çıkar, anneanneme gider, tvde şirinler, jetgiller, küçük golcü, şeker kız candy ve dahasını izlerdim.. şimdikilerin ömrü dershanelerde geçiyor malesef.. yaz tatili de bilgisayar başında.. sokakta oynamak mı? aman aman başına bişe gelir falan mazallah...

buarada minicik ufacık bir yeğenim var 2 aylık, onun böyle olmaması için elimden geleni yapcam!

çocuklar bile küçük yaşta strese maruz kalmışken, bizim iş, güç, sorumluluk, maddi ihtiyaçlar, vs derken koşturmacaya girmemiz daha normal sanırım? derken bu "normal" diye tasvir ettiğim hayatın büyük kısmının mutsuzluklarla dolup taştığının farkına varıyorum.. sonra kendi kendime, boş ver yaa su yolunu bulur, koşturup durma diyorum ama nafile.. buna inancım kısa sürede uçup gidiyor, farkına bile varmıyorum..

bir arkadaşım facebook statusüne; "İnsan birisiyle yaşlanmalı, birisi yüzünden değil..." yazmış, düşündüm de beni yaşlandıran sadece "birileri" değil.. bir sürü "şey". belki de çok düşünüp, kendi kendimi yaşlandırıyorum? ama bi yandan da diyorum ki; "hadi ordan kim yaşlıymış, 24lük çıtırım"=)

konuyu uzatmak, dallandırıp budaklandırmak çok mümkün ama malum sabah işe gidip, koşturmacamın kenarından yakalamalıyım yine..

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Fırsatçılık :)

Şu aralar çoook ama gerçekten çoook fırsatçı oldum =)

Fırsat sitelerinin gün geçtikçe sayısı artarken, bak şu tesadüfe benim de harcadığım para artıyor=) ama pişman değilim!=) çünkü yeni yeni aktivitelere gitme imkanı oluyor.. (tabi her gün gittiğiniz cafeden yemek satın almadıysanız=))

Evet kabul ediyorum hepsi başarılı olmuyor, bazen ilgili müessese ne yazık ki normal yollarla gelen müşterilerden farklı muamele yapabiliyor size..
ama bazıları da özellikle fiyat-kalite karşılaştırması yapınca tadından yenmiyor.. özellikle şu aralar bütün konserler 2 gün öncesinde bir fırsat sitesinde yarı fiyatına çıkıyor, buna Elton John, Bon Jovi, gibi gibileri de dahil! Aldığım fırsatlardan iyisiyle kötüsüyle bir kaç tanesini paylaşayım istedim.

Son haftalarda yakaladığım en güzel fırsatlardan biri Chef İstanbul'daki Makaron kursu..
Gerçekten çok keyifli bir akşamdı, ve hiç de "fırsat yakaladınız geldiniz, yeterince ilgiyi hak etmiyorsunuz" gibi bir muamele görmedik.. hem de kolumuzda bir altın bilezik oldu=P makaronların tanesinin 3 TLye satıldığı şu memlekette bir akşamda (2 kişi) 30 makaron yaparak, kursun ücretini çıkardık zaten=)
Makaron yapma olayına gelirsek; gerçekten çok zor bir olay.. hakikaten püf noktaları olan ve tek kişi yapılamayacak kadar da meşakkatli bir olay..
isteyen olursa tarif verebilirim..



Vee bir diğer yakaladığım fırsat, MFÖ konseri..
cemil topuzluda yarı fiyatına, hafif yandan da olsa ön sıralardan konser izlemek son derece keyifliydi!
Zaten MFÖ performanslarına diyecek laf yok, her zaman muhteşem!
Kırmızı, yeşil, mavi pantalonlarıyla da ayrı bir tatlıydılar=)
telefonla çekince fotoğrafı, ancak bu kadar oluyor..

Vee bir diğeri bir öğle tatilimize tat katan 10TLlik dondurma 5TL kampanyasıyla Ben & Jerry's fırsatı!
dondurmaları normalde (bence) pahalı ama farklı çeşitleriyle cidden lezzetli! Normalde bir kap dondurmaya 10 TL vermek değmese de 5 TL verince tadından yenmedi=)

Ve sonuncusu yine yarı fiyatına Kilyos Solar Beachte güzel bir gün..
Bu yazın dayanılmaz sıcağında güzel bir alternatif oldu bizim için.. (bu sene yıllık iznimin de olmadığını düşünürsek fazlasıyla iyi bir alternatif=)) ama açık konuşmak gerekirse, normalde para verip de gideceğim bir yer pek değil.. hem kalabalık, hem de pek temiz olduğu söylenemez.. Bi de denizde ufak ufak ısıran siyah böcekler vardı.. ama yine de değişiklik için güzel bir gündü=)

Evime çok yakın olan sinemada tanesi 6TLden harcağım 8 sinema biletini de son olarak yazmadan edemedim=) ağustos ayı için de 4 biletim mevcut.. tabii ki tek başıma harcamadım, paylaşımcı bi insanım=)

Bi de buaralar çok dinlediğim, sevdiğim bir parçayı paylaşayım; Model'den "Değmesin Ellerimiz"
ve yazımı noktalarım..

5 Temmuz 2011 Salı

yazdıklarım, yazacaklarımın...

Tamı tamına 2 haftadır hiç bir şey yazamadım ve bu beni mutsuz etti!


İnsan paylaşmaya alışınca hep yazmak istiyo! evet biliyorum başladığımdan beri sık yazan biri olamadım ama yaşadığım, etkilendiğim, mutlu olduğum, üzüldüğüm şeyleri hep paylaşmak istiyorum, aklımda neler yazacağımı tasarlıyorum ve hatta bir kaç cümle bir yerlere not alıyorum ve yazamayınca mutsuz oluyorumm:(

Bu yazı bir başlangıç olsun, devamının geleceğinin sinyallerini versin:)
ama bu sefer de fazla yazamayacağım çünkü günlerin yorgunluğunu üzerimden atamadım, hala uykuya ihtiyacım var:( ve birazdan da yazımı noktalayıp yatmayı amaçlıyorum..

Gelelim geçtiğimiz hafta fark ettiğim benim için önemli bir detaya..
Yılın ilk yarısının bitimine gelmemiz suretiyle işler güçler de bir hayli yoğunlaştı, gerginleşti, stressle dolup taştı.. ve ben geçen hafta bu dönemi depresyonik takılarak geçirmek yerine, çok doğru bir karar verdim ve çoook sosyal bir hafta geçirmek için çaba gösterdim.. çünkü fark ettim ki kafamı dağıtmadığım sürece sürekli iş düşünmeye, durduğum yerde kendimi germeye, strese sokmaya hatta rüyalarımda bile iş görmeye başlıyorum.. İş yoğunluğunda bir çok zaman yaptığım gibi işten çıkıp, erken ya da geç, eve gelip, pineklemek pek de iyi bir fikir değilmiş, aksini tecrübe edince yararını gördüm.. ve evet depresyonik olmaktan kaçmanın yolu gerçekten sosyalleşmekmiş..

Ve başardım, geçen hafta her gün bir yerlerdeydim ki işin stresini ancak bu şekilde atabildiğimi fark ettim.. sonuç olarak anlatacak çoook şeyim var:)
yazdıklarım yazacaklarımın teminatıdır diyerek bu yazımı da noktalıyorum:)

Hemen noktalamayalım, bir de bu aralar çok sevdiğim şarkıyı paylaşayımm, gecemize renk gelsin;)


21 Haziran 2011 Salı

Pink Freud'dan alıntı "Christian Louboutin Fall 2011 Lookbook"

Moda ile fazla ilgilenen biri değilim ama Pink Freud'un yazdıklarını genelde keyifle okuyorum! İşte onlardan bir tanesi daha.. bu seferkinin ayrı bir özelliği de bir çok kişinin ilgisini çekebileceğini düşündüğüm resimler, bence harikalar..

Bi kot bi tişört: Christian Louboutin Fall 2011 Lookbook: "Christian Louboutin 'in 2011 Sonbahar koleksiyonu için hazırladığı mükemmel ötesi lookbook u eminim herkes görmüştür. Herkes yemeden içmed..."

16 Haziran 2011 Perşembe

nerde/neler yaşıyoruz biz?!?

bugün eve gelince açtım tvyi ve yarım saat kadar haberleri izleyince kafamda oluşan sorular; nerde yaşıyoruz biz? neler yaşıyoruz biz?

neden mi?

ilk açtığımda güzel Ankara'mın haberi vardı. Bugün yağmurlar, dolular yağmış sel götürmüş Ankara'yı. Muhterem belediye başkanımız İ.Melih Gökçek'in muhteşem alt geçitlerinin altı su dolmuş.. insanlar boğulma tehlikesi yaşamış. Spikerimiz de der ki; "başkentte deniz yok ama vatandaş yüzerek karaya çıktı" e tabii yüzmek başkentlinin de hakkı, hayaldi gerçek oldu!

Ve 2nci haber; Adana'da bademcik ameliyatı geçiren küçük bir kızın boğazında gazlı bez unutlduğu 1 hafta sonra fark ediliyor. Tabii buarada kız yemek yiyemiyor, solunumu etkileniyor, vs, vs.. doktora gidiyorlar ve doktor iyileşir iltihap var falan diyip gönderiyor.. en sonunda da gazlı bezi aile fark ediyor!

Ve bir sonraki; çok eşlilik mevzuu.. herkese ne düşündüğünü soruyorlar; bir genç delikanlı da "20 yaşında olduğum için bu bana avantajlı görünüyor olabilir" diyor!!!

Ve son haber; yine muhterem bakanlarımızdan biri İbo'yu ziyarete gitmiş.. eski eşleri, sevgilisi bile gidemiyormuş Bakana kıyak geçilmiş falan filan..
Son haberi de görmemle kanalı değiştirmem bir oldu.. ve diğer kanallarda aynı anda aynı başlık "Ankara'yı sel aldı." hadi baştan bir daha..

gerçekten "nerde yaşıyoruz biz? neler yaşıyoruz biz?" diye düşünmekten kendimi alamadım.. çok rahatsız oldum, onun ötesinde çok da üzüldüm..

ne dinlediysem onu yazıp fazla yorum yapmak istemedim, yorumlar size ait..

hakkımızda hayırlısı..

15 Haziran 2011 Çarşamba

İş Bankasında İşkence

Ağustos ayında bir yurtdışı planım var (minik yeğenimi görmeye gitcem) ve bir çoğunuz bilirsiniz ki vize başvurularında varımızı, yoğumuzu, gelmişimizi, geçmişimizi ortaya döküyoruz, fişleniyoruz, vs, vs.. buna zaten sinir oluyorum ama bugün konum bu değil..Neyse.


Önceki gün İş Bankasına vize başvurumda verebilmek için hesap ekstremi ya da dökümünü ya da hesap hareketlerimi nasıl adlandırmak isterseniz onu almaya gittim.. (Veznedeki hanımefendi bir türlü almam gereken belgenin adını koyamadı da!) bu hanımefendi önce bir süre nasıl bir belge hazırlaması gerektiğini düşündü, ve sonra buna karar verdiğinde benden vereceği belge için sayfa başı 3,15 TL ücret alması gerektiğini belirtti!!! alt tarafı bir A4 kağıt için 3,15TL istemeye utanır insan ya!!! üstelik İş bankasından ben bu belgeleri daha önce ÜCRETSİZ aldım..

Sonrasında bir de şu diyalogları yaşadık;
Ben: diğer bankalarda böyle bir ücret yok, siz niye alıyosunuz? (aslında olanlar var da 3TL olan görmemiştim!)
O: merak etmeyin onlar da başka bir yerden çıkarıyordur parasını (diyip bi de güldü utanmazca!)
Ben: İş bankasından daha önce ücretsiz almıştım bu belgeyi (ki gerçekten aldım 6 ay önce)
O: onlar insiyatif kullanmış. İyisi mi siz kendi şubenize gidip işlem yapın
Ben: Şubem Ankara'da!
O: hmmm, her zaman çalıştığınız şubeyse insiyatif kullanmışlardır
Ben: oraya da ilk defa gitmiştim ve ücret ödememiştim. Neyse 1-2 sayfa bişi neyse parası vericez artık!
O: hmmm, bi dakka, genel müdürlükten onay istedim belge için gün içinde onay gelir, siz de bir ara gelir alırsınız
Ben: tabi tabi boş geziyorum ben çünkü, arada buraya da uğrarım, işim gücüm vaar benim alamam!
O: o zaman siz bu hesabı kapatıp yeni bir hesap açın (çok akıllıca di miii??!?)
Ben: yarın bu belgeyi konsolosluğa vericem!
O: hmmmm, hmmmm...
Ben: geçmiş falan da istemiyorum sadece bana ne kadar param olduğunu gösteren bir belge verin
O: (bir kağıt çıkarıp) bu olur mu?
Ben: aslında olmaz ama olcak artık sizinle!
O: peki genel müdürlükten onay gelince alacak mısınız öbürünü?
Ben: ?!?!?!?!?

İş bankasıyla (özellikle Ataşehir şubesiyle) çalışana Allah kolaylık versin.
Öğle saatinde koştur koştur gidip bir de bu hanımefendiyi çekmek zor oldu benim için..
En kısa sürede İş Bankasıyla ilişiğimi kesmeyi düşünüyorum!
sayfa başı 3,15TL nedir? ayrıca bu pratik zeka nedir?

♥ bir minik melek ♥

tam 9 gün önce bir minik melek dünyaya gözlerini açtı.. doğdu yeğenim, teyze oldum..
bu duyguları kelimelere dökmek çok zor.. hani derler ya kelimelerin kifayetsiz kaldığı an diye işte o duygu gerçekmiş.. doğduğundan beri bu güzel duyguyu paylaşmak istiyorum ama her yazmaya çalıştığımda nasıl başlasam bilemedim..

doğana kadar her şey daha farklıydı, yeğenim olcak demek güzeldi, mutluluk vericiydi.. ama doğduğunda kanımdan canımdan bir bebeğin dünyaya geldiğini bilmek apayrı.. yazmaya çalışıyorum ama yaşadığım hissi sadece "mutluluk" kelimesiyle tarif etmeye çalışmak hafif kalıyor..
teyze olunca böyle hissediyorken, anneliği hayal bile edemiyorum..

evet mutluyum ama bir derdim var; bebiş İngiltere'de =( onu görememek öyle zor ki! skype vesilesiyle (çok şükür böyle teknolojilere!) görmek güzel ama yetersiz.. onu kucağıma almak, koklamak istiyorum.. minik ayaklarını öpmek, ensesinden gıdıklamak istiyorum:)

12 Haziran 2011 Pazar

Karikatür Seven?

Yiğit Özgür seven elime mum diksin! :) 
Kıyamam ben onaaa:((
bunu ne zaman görsem hep çok gülüyorum,
ama acaba ağlancak halime mi gülüyorum diye düşünmeden edemiyorum? :)

8 Haziran 2011 Çarşamba

Mim #2 ; ben küçükken..

en son Kaka Kuka, "ben küçükken ... sanardım" konulu mim yazısında isteyen herkes yazsın dediğinde ben de konuyu sevip yazmaya karar vermiştim ama bir türlü fırsat olmadı:(
Ama gün bugündür hemen hatırımdaki 2-3 saçma küçüklük sanısını yazmak istiyorum:)

İlk olarak;
Annemin kan grubu B, adı Bedia, babamın kan grubu A,adı Aydın, ve ben küçükken bu kan grubu olayının isme göre olduğunu sanardım:)
benim ve ablamın da kan grupları AB. Ben küçükken onların çocuğu olduğumuz için AB olduğumuzu kavramış olup, ama büyüyünce bizim de kan grubumuz ismimize göre değişecek sanardım:)

İkincisi de;
Annem senelerdir aynı şirkette çalışıyor diye, ben küçükken herkes mezun olunca bir şirkette çalışmaya başlar ve ordan emekli olur sanardım. (eskiden öyleymiş diceksiniz ama aslında itiraf ediyorum buna inandığım yaşlarda pek de küçük sayılmam:) )

Üçüncü aklıma gelen de kopya kağıdıyla ilgili; ben küçükken kopya kağıtlarının sınavlarda kopya çekmek amaçlı olduğunu sanardım.. tam olarak nasıl kullanıldığını çok merak ettiğimi acaba nerden bulurum diye düşündüğümü hatırlıyorum:)

Aklıma gelenler işte bu kadaaar!

28 Mayıs 2011 Cumartesi

"boş film" izlemece

bugün iş çıkışı 2 sevgili iş arkadaşımla sinemaya gidelim dedik ve seçimimizi de fazla düşünmek gerektirmeyen, dinlendirici, mutluluk verici bir filmden yana kullanalım istedik ki buna romantik komedi deniyor sanırım:)

L'arnacoeur isimli fransız filmini seçtik.. ve tam da istediğimiz gibi boş boş bakarak izleyebileceğimiz bir film çıktı:) yanlış anlaşılmasın bu "boş" kelimesini filmi kötülemek için kullanmıyorum.. ama bazı filmler de böyle boş boş izlemeliktir bence, amacı bu yani:)

Film amacına uygun, zaman zaman komik zaman zaman romantik olup, keyif vermekle beraber, en sonu tam eski bir türk filmi çakması gibiydi.. filmi izleyecek olan olursa diye sonunu yazmıyım bari ama her izleyen bunu hissedecektir diye düşünüyorum.. bir sahne var ki başrol oyuncularımız uzaktan birbirine koşuyor ve birine gösterseniz Tarık Akan ile Gülşen Bubikoğlu mu bunlar diyebilir:)

Buarada filmimizin başrollerinden Vanessa Paradis, (cahilliğimi bağışlayınız) çok sevgili Johnny Depp'in eşiymiş! Ablamızın değişik, hoş bir havası olsa da, Johnny Depp'le yanyana düşününce üzülmemek, kıskançlıktan kıvranmamak elde değil :( ayrıca arasından bir tır geçebilecek kadar ayrık olan ön dişlerini neden yaptırmıyor merak içindeyim? Ön dişleri ayrık olanlar şanslı, zengin olur derler ki V.P. için bu gerçekleşmiş sanırım ama benim de dişlerim ayrık, niye benim bir Johnny Depp'im yok??!! (sevgilim kızma lütfeeeen! Johnny Depp bu kıskanılmaazz:))

Bu fotolarda gayet hoşmuş mesela!!

27 Mayıs 2011 Cuma

şarkılarla eski yazlar

o kadar özlüyorum ki eski yazları.. doyasıya mutluluk taşan yazları..
çok özlüyorum ama en azından her birinin değerini bildik, tadını çıkardık diye mutluyum..

Bugünlerde hava çok güzel İstanbul'da, akşamları (ben oturamasam da) hava tam balkonda oturmalık.. işte özlemim de tam bu noktada başlıyor.. bizim kocaman bir balkonumuz var yazlığımızda, ne çok sıcak ne fazla serin, hafif bir rüzgar eser rahatlatır insanı.. toplaşıp, doluşulur o balkona bazen 3 bazen 5 bazen 15 kişi.. o balkon nelere şahitlik etmiş, ne kahrımızı çekmiştir.. belki de en güzel anılarım yazlığımda geçmiştir benim..

işte o eski yazlardan bazı şarkılar var, duyduğumda içim burkuluyor.. o sevdiğim, çok mutlu olduğum yazlardan kalma şarkılar.. bunlardan biri rosey - love.. çok severdik bu şarkıyı, sürekli dinlerdik.. (yıl 2002 miydi acaba?) ve şimdi en başındaki gemi düdüğü gibi sesi duyunca bile içim sızlar benim..
Bi de o yazlardan kalma Yaşar'ın sürekli dinlediğimiz, dinleye dinleye bozduğumuz kasetleri var.. en sevdiklerimden yaz bitti ve o zamanların bizim için vaz geçilmezi hoşçakal gözbebeğim tabii ki:)

belki saçma geldi size, belki hoşunuza gitti bilmiyorum ama bu şarkıları (ve bir kaç tanesini daha) bir yerde duyunda, balkona (İstanbul'daki) çıkıp da aynı serinliği biraz bulunca, içim burkuluyor.. o zamanlar 2 ay keyif çatarken, şimdi 2 gün kaçabilir miyim diye bakıyorum, herhalde bu ağırıma gidiyor:(

tatilsizlik başıma vurdu, eski şarkılara bağlandım, duygusallaştım sanırım:)

23 Mayıs 2011 Pazartesi

İlk Mim; Zaman Tüneli

Eveeet anlayacağınız üzere mimlendim.. Bu benim ilk mim'im, sevgili Nil sağolsun beni şereflendirdi:))
Nil'de ilk kez mimlenmiş ve bu mim olayının ne olduğunu açıklayarak başlamış yazısına. Bence çok yerinde bir hareket olmuş çünkü ben de blog yazmaya başladığımda şaşkoloz gibi bakıyordum nedir bu mim olayı diye.. tabii ben tekrar açıklamayacağım, yeniysen Nil'in bu yazısından gir oku:)

Mim konusuna gelince; "Tarihsel süreçte nerede olmak isterdin? Neden orada olmak isterdin? Kimi görmek isterdin?"
Sanırım ben çoook eskilere eğer gerçekten varolmuşlarsa mağara adamlarının zamanına gitmek isterdim.
Mesela ateşin bulunduğu anı merak ediyorum; heycan mı duydular? korktular mı? ellerini mi yaktılar?..
ilkel de olsa taşıtları nasıl akıl ettiler, nasıl anlaştılar, nasıl yaşadılar merak ediyorum.. Evet bu konuda bir çok varsayım mevcut ama gerçekten neler yaşanmış, nasıl biliriz ki?

Kimi görmek istediğime gelecek olursak; tabii ki mağara adamı görmek istemem:) Tarihte görmek, konuşmak isteyebileceğim çok çeşitli insan var aslında, mesela Hitler, mesela Marilyn Monroe, mesela Shakespeare, mesela Freud.. Nedenlerini de yazmayı çok isterdim ama bugünlük daha fazla yazmaya mecalim yok malesef:(

Bu konuda mimlenen çokmuş, mimlenmeyen birilerini bulmak zor oldu..
ve mim'lediklerim sizsiniz;

AysheS - http://geldimgidiyorum.blogspot.com/
Ancelik - http://ancelik0.blogspot.com/
Yeşim - http://www.ojeliparmaklar.com/
http://cerenimben.blogspot.com/
http://omrumdeyenibirnefess.blogspot.com/
http://kakulekorebe.blogspot.com/
http://blog.ihsanberktas.com/

22 Mayıs 2011 Pazar

Köyden indim şehre gibi bişe:)

İstanbul'a ilk yerleştiğimde alışmak zordu. Çok aceleci, gereğinden fazla hareketli, koşturmaca halinde bir şehir olduğunu düşünüyordum. O zamanlar Ankara'ya her geldiğimde İstanbul'a dönüş zor geliyordu.. Ama üzerinden 3 seneye yakın zaman geçince Ankara'ya gidiş ayrı keyif, dönüş ayrı keyif haline geldi benim için..

Bir çoğu tutturmuş; Ankara'ya gitmenin en güzel yönü İstanbul'a dönüşmüş.. Yok arkadaş kabul etmiyorum! Her Ankara'ya geldiğimde ben mutlu oluyorum, rahatlıyorum, huzur buluyorum.. Hayat gailesi içinde debelenen değil, sakin bi hayat yaşayan insanlar arasına karışıyorum..

Bu haftasonu yine evimde Ankara'dayım. Sabah annemin harika kahvaltılıklarını yedim, sonra tunalıda arkadaşlarımla buluştum, cadde boyu yürüdüm, duygulandım, hem mutlu oldum hem hüzünlendim..

Evet İstanbul hala koşturmaca halinde, hala aceleci ama onu da böyle sevdik böyle kabullendik:))
(ben kim oluyosam öyle İstanbul'u kabulleniyorum falan:))

Az önce de Sertab Erener'in İstanbul şarkısını dinledim.. Bence şahane bir şarkı olmuş.. Çok güzel anlatmış olanı biteni.. beni de bi silkeledi; acaba ben de o bahsettiği "bu şehri bozan, gelip de bozulanlar"dan mıyım?

En son kısmı da ayrı güzel; ben buraya bile yazdım yok geldim yok gittim zor geldi vs, vs, diye ama Sertab demiş; "Sen gidersin, İstanbul beklemez, Gelirsin gidersin, İstanbul fark etmez"

ve tabii o kadar alıştım da desem şarkıda dediği gibi; benim için "İstanbul birini sevmiyorsan çekilmez!"

hem dinleyin, hem de okuyun sözlerini, bakalım siz de sevecek misiniz?


İstanbul (söz-müzik: Ersel Serdarlı)

Kimisi sadece işinde gücünde
Kimisi sadece heyecan peşinde
Kimisine sorulmaz bile derdi ne
Kiminle
(İstanbul)

Kimisi paça sıvar dereyi görmeden
Kimisi bütün yutar lokmayı bölmeden
Kimisi düşmez yakadan başa çorap örmeden
İnceden
(İstanbul)

Gelip bu şehri bozan
Bu şehre gelip bozulanlar
Hepsi aynı kazanda kaynıyor istanbulda
(Doğru söylüyor)

Dinle beni biraz şşt
Sen sen İstanbul sever seni sen beni seversen
Dinle beni biraz şşt
Sen sen İstanbul döver seni sen beni üzersen

Ne çok canlar yakar (İstanbul)
Bolca günahlara sokar (İstanbul)
Hızlı koşanları çabucak yorar İstanbul İstanbul
Ama sen istesen de bu şehirden kaçamayacaksın
Çünkü aklın bende bende İstanbuldayım
(Doğru söylüyor)

Dinle beni biraz şşt
Sen sen İstanbul sever seni sen beni seversen
Dinle beni biraz şşt
Sen sen İstanbul döver seni sen beni üzersen


Sen gidersin
İstanbul beklemez
Gelirsin gidersin
İstanbul farketmez

Acı çeker özlersin
İstanbul üzülmez
Nasıl nedir halin
istanbul hissetmez

(İstanbul)
İstanbul birini sevmiyorsan çekilmez

Dinle beni biraz şşt
Sen sen İstanbul sever seni sen beni seversen
Dinle beni biraz şşt
Sen sen İstanbul döver seni sen beni üzersen

İstanbul sever seni sen beni öpersen

19 Mayıs 2011 Perşembe

kısa tatil, büyük keyif! :)

uzuuuun tatiller, kısa kaçamaklar veya bugün gibi normalde mesai olup da bayram,vs sayesinde tatil olan günler.. hepsinin yeri ayrı, hepsi ayrı güzel :) aslında bugün haftasonu ile birleştirilip, güzel bir tatil haline getirilebilirdi (bir çok kişinin yaptığı gibi) ama benim gibi yeni iş değiştirmiş ilk yıl izni olmayan garibanlar birleştiremiyor tabii:((

ama olsun ben tek gün de olsa çok memnunum halimden:) öğlene kadar bi güzeel uyudum, uyandım, oraya buraya yattım durdum.. sonraa koca bir kase dondurma yiyip, Breakfast at Tiffany's izledim. Çok severim bu filmi, aşağıdaki karelerin da hastasıyım:))
Bu sahne en sevdiklerimden!

 
ve tabii klasikleşmiş, bence zerafetin simgesi olan bu kareyi koymadan olmaz..
acaba ben de bu küvetten bozma kanepeden alabilir miyim diye hep düşünmüşümdür..

VEE MUTLU SOOON!!! :))
Benim için büyük keyifti bugün evde dinlenmek, film izlemek ama en güzeli de yarın cuma, sonra yine tatiiiilll:))

17 Mayıs 2011 Salı

Fashion For Relief @Cannes

Bugün Cannesda Japonya için "Fashion for Relief" sloganıyla bir yardım defilesi düzenlenmiş. Dikkatleri yardım amaçlı olması ile çekmesi gerekirken sanırım 3 ayrı mankenin yere kapaklanmasıyla daha çok çekmiştir:) üstelik tökezlemekten öte, kalkıp kalkıp tekrar düşümüşler..

Ben gözlerime inanamadım, buyrun burdan siz de izleyin.. özellikle videoda ilk gösterilene çok üzüldüm, tam toparladım diye ellerini kaldırıyo, sevimlilik yapıyor falan derken hooop bir daha düşüyor:)) gülücük yapmak istemezdim ama kendi düşen ağlamaz, düşene gülünür:))

15 Mayıs 2011 Pazar

günlerden güzel bir gün!!!

Bugün güzel bir gündü, güzel bir cumartesi. Normalde cumartesi olması dahi güzel olması için yeterli benim için ama bir de üzerine bol uyku, güzel hava, güzel sohbet, güzel yemekler gelince tadından yenmez oldu:) Ben de biraz günlük kıvamında, hemmen sizinle (özellikle güzel yemekler kısmını) paylaşayım istedim:))

İlk olarak tabii ki öğle saatlerine kadar uyumak güne mutlu başlamamı sağladı:) sonrasında güsseeel bir ev kalhvaltısı, sonra biraz solaaa biraz sağa yatıp, televizyon izlemek, yayılmak:) Ve sonraaa ilk kez bugün tattığım harika bir lezzetle tanıştım. İkea'nın bademli pastası! daha önce nasıl bunu atlamışım ikeada bilemedim, tadı damağımda kaldı, mutlaka denemenizi öneririm..

Öğleden sonra ise uzuuuun zamandır gitmek istediğim, ama bir türlü gidemediğim "ÇİYA"ya gittik.. Daha önce çok övmüşlerdi burayı, haklı da çıktılar. Lahana sarma, kuru patlıcan dolması, içli köfte, sıkma köfte, patlıcan salatasını tattım. En çok kuru patlıcan dolmasını ve patlıcan salatasını beğendim. Özellikle dolma içinin baharatı, lezzeti bence harikuladeydi. Diğerleri bence ortalamaydı diyebilirim. Bu sefer "Çiya Sofrası"ndaydık, bir dahakine "Çiya Kebap"a gitmeyi planlıyorum, daha denemem gereken bir sürü tat var. (web sitesinden de gördüğüm kadarıyla orada daha alışılmadık lezzetler var gibi..)

Bu yemeğin üzerine olsa olsa Fazıl Bey'de bir kahve iyi gider diye düşündük, amma yer bulamayıp hemen karşısındaki kahvecide kahvelerimizi yudumlayıp, lokumlarımızı yedik:) Biraz daha kadıköyde turladıktan sonra sıra geldi caddebostan sahiline.. Burda da deniz kenarında duvar üstünde oturup, bir şeyler içip, kabak çekirdeği ile günün son saatlerinde güzel havanın tadını çıkardık.. ve günümüzü caddebostan sahilinden evimize doğru keyifli bir yürüyüşle tamamladık..

Umarım siz de güzel havaların tadını çıkarmaya başlayabilmişsinizdir..

14 Mayıs 2011 Cumartesi

- Cranium -

Bu hafta hiç bir şey yazamamış olmak mutsuz ediyor beni.. dolu bir haftaydı, kendime ayırcak zaman bulamadım malesef:( ama aklımda hepsi, tüm yazacaklarımı biriktirdim:)

Konu başlığına gelirsek; doğumgünümde yengem (ki bunu okursa bana kızacaktır çünkü normalde kendisine ismiyle hitap ederim) bana bir oyun hediye etti; adı CRANIUM.

Bu oyunu daha önce görüp, alsam diye çok düşünmüştüm ama her seferinde yanımda kim olsa amaan boşveer saçma bi oyun gibi gözüküyor diyerekten bana aldırmadı.. Ama artık bir CRANIUMum var vee çok da zevkli bir oyunmuş, tavsiye ederim..

Tabi böyle kuru kuru tavsiye olmaz anlatmak, açıklamak lazım:) Oyunda 4 farklı kategori var; her birinde farklı farklı atraksiyonlar..

İlk kart grubu; çiz & heykel yap. Tahmin edebileceğiniz gibi çiz ve heykel yap kısmında verilen kelimeyi çizerek veya oyun hamuruyla heykel yaparak anlatıyorsunuz ama bazı kartlarda bunu gözü kapalı yapıyorsunuz, bazısında herkes oyunda aynı anda aynı kelimeyi en kısa sürede anlatmaya çalışıyorsunuz..

İkinci olarak akıl yürüt & çöz grubu kartı biraz daha bilgi gerektiren soru grubunu kapsıyor. Bazen soru-cevap yapıyoruz, bazen çoktan seçmeli, bazen yalan makinesi, bazense aykırı ikilileri buluyoruz..

Üçüncü grup ise; kelimelerle oyna. Burda bazen bir sorunun cevabını boşluk doldurarak buluyoruz, bazen ipucundan yola çıkarak harflerinin yeri değiştirilmiş kelimeleri buluyoruz, bazense "tersten uko" kartlarında kelimeleri grup halinde tersten okuyoruz. Bir de telepati kartları var; bunda da verilen bir kelimeyle ilgili her grup üyesi bir kağıda 3 kelime yazıyor ve sonraa bakıyoruz en azından 1 kelimeyi tutturmuşlarsa ilerleme hakkı kazanıyorlar..

Son olarak rol yap & mırıldan grubu ki bu benim en sevdiğim grup:) bu kartlarda bazen mırıldanarak bir şarkı, bazen sessiz sinema gibi olayları, bazen kuklacı olup arkadaşınızı kukla gibi oynatarak kelimeleri anlatıyorsunuz.. Bazense kendi taklitçilik yeteneğinizi konuşturup süperstar oluyorsunuz..

Geçen haftasonu Ankaradaydım ve annemler & dayımlarla oyunu oynadık.. Aileyle de gayet keyifli oynanabilir bir oyun.. saatlerce oynadık, güldük eğlendik:)

Haa buarada craniumun kafatasının beyni kaplayan kısmına verilen isimmiş.. bu da ek bilgi:)

"çikolatalı cookie" bu bir alıntı:)

sevgili ev arkadaşımın parmaklarımı yememe neden olabilecek harika "çikolatalı cookie" tarifi..

işte burdan ulaşabilirsiniz; geldim gidiyorum...: Çikolatalı Cookie: "Cookie, ingilizcede kurabiye anlamına gelmektedir. Ancak cookie dendiği zaman genelde her çeşit kurabiye değil de yuvarlak şekli bozuk olan..."

aslında kurabiye demeyi severiz biz ama işte bu tam populer kültürün parçası olmuş leziz "cookie"lerden:))

8 Mayıs 2011 Pazar

Bir tek annem olsun bana bir şey olmaz..

Fazla söze gerek yok, Sertab Erener güzel söylemiş..

Annedir yüreği fazla dayanamaz
Herkes bıksa benden annem bana doymaz
Öper besler beni unutur kalbinde
Annem burda olsun bana bir şey olmaz

Her gün bakar bana kusurumu görmez
Günler gece olsa o ışığı sönmez
Ellerim büyüdü avuçlarında
Bir tek annem olsun bana bir şey olmaz

Burdan da dinleyebilirsiniz..

Tüm annelerin anneler günü kutlu olsun..

Sevgilerimle..

5 Mayıs 2011 Perşembe

Kendine güven(!)

Kendine güvenmek iyidir, hoştur, güzeldir.. ama bir de benim bahsetmek istediğim başka bir tip var. Sürekli kafa yukarda, omuzlar dik yürüyüp de fikir yürütmek gereken konularda “ne dersin bunun için? / Nasıl oldu böyle? / İyi, güzel, vs. oldu di mi? di mi? di mi? diye çevrede dolaşan tip. Deli ediyo beni deli deli deliii:))

Bu tiplerde bildiğimiz kendiliğinden gelen bir güven değil de bir şekilde başkalarından beslenen bir güven sistemi var sanki.. güven seviyesi belli bir seviyenin altına düşünce, biraz sıkışınca başlıyor sorulara..

Süreç şöyle işliyor sanırım; bir fikir buluyor, sessizce geliyor, kendine güvenmekle güvenmemek arası dillendiriyor, sorulara başlıyor (nasıl, ne dersin, güzel di mi? di mi? di mi?), karşıdan gelen beğeni sinyalleriyle hooop güven deposu doluyor, sonra yine başlıyor yukardan bakış.. yürüyüşü anlatmama gerek yok:) kessin böyle işliyor olmalı bünyesi:)

Hiiiiç bilmişlik yapıyorsun demeyin, adımı ukala dümbeleği koydum, en başta niyetimi belli ettim, ukalalık hakkımdır söke söke alırım:) Şaka bi yana tabii ki her insan biraz böyle..ama alışkanlık haline de getirmemek lazım canım.. can sıkmaya başlıyor sonra dikkat çekiyor!

Buarada bu güven deposu doldurma olayı bana Monsters.inc diye bir film vardı onu hatırlattı ya da bilinçaltım ordan esinlendi:)

Filmin kısa özetini vermek gerekirse; Filmde canavarlar çocukları korkutup ağlattıkça kendilerine enerji sağlıyorlar. (Ki bu da benim güven depolama fikrimin esin kaynağı) Ama aslında çocuklardan kendileri de bir o kadar korkuyorlar, sonrasında canavar dünyasına sevimli karakter Boo'nun girmesiyle işler değişiyor.. Bence çok başarılı bir animasyon, imdbde de 8 puan almış zaten. İzlemenizi öneririm.. Ve işte burdan fragman, bir de filmin sevimli kahramanı boo'nun en tatlı sahnelerine ulaşabilirsiniizz.. iyi seyirler:)

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Elif Şafak'tan AŞK

Daha önce hiç Elif Şafak kitabı okumamıştım. Geçenlerde bir arkadaşım çok övdü, hemen başladım Aşk'a.. Henüz 60 küsur sayfa okusam da gerçekten sevdim. Çok farklı 2 kültürden, 2 hikayeyi çok da güzel bir dille buluşturmuş bence.

Günümüz Amerika'sında yaşayan dejenere toplumla, 13. yüzyıl Anadolusunu bir kitapta buluşturmak, üstüne üstlük Amerika'da yaşayan kitabın kahramanı Ella'ya, Mevlana'yla, Şems'le kendisini buldurmak.. bence başarılı..

Bir de kitabın arka kapağından alıntı yapayım;
"Hamuş" derdi Mevlana kendine. Yani Suskun. Düşündün mü hiç, bir şairin hem de namı dünyayı sarmış bir şairin, yani işi gücü, varlığı, kimliği ve hatta soluduğu hava bile kelimelerden müteşekkil olan ve elli binden fazla muhteşem dizeye imza atmış bir insanın, nasıl olup da kendine SUSKUN adını verdiğini...?
Açıkçası çok fazla kitap okuyabilen biri değilim, dolayısıyla kitaptan anlamıyorsun da diyebilirsiniz belki bana ama bence oldukça başarılı.. ben anlamasam da boşuna 100binlerce baskı yapmamıştır herhalde? :)

Kitap yazmak nasıl bir şey? "yazdım oldu" diye olmuyor işte..
Umarım kitabın devamı da başı gibi güzeldir..
"Meramınız aşk, aşkınız baki olsun"    (Aşk, s. 30)
Sevgilerimle..

1 Mayıs 2011 Pazar

Büyükada sefası & cefası


Cuma gecesi uykusuzluğunun üzerine dün sabah 8 gibi kalkıp, büyükada için yola koyuldum.  Hava sabah serin olsa da öğleden sonra dileğim kabul oldu ve güneş meteorolojiye inat yüzünü gösterdi:) Hatta fark ettirmeden yüzümü de yakmış, 2 gündür kıpkırmızı bi suratla geziyorum :) (gülücük yaptığıma bakmayın ada cefası yazmamın nedenlerinden biri de budur:)) 

Sabah serinliğindeki uzuun bisiklet turundan sonra sıra aya yorgiye çıkmaya geldi. Daha önce aya yorgiye çıkmamıştım ve bi daha da çıkmam sanırım çünkü o yokuşu çıkmama değecek güzellikte bir kiliseyle karşılaşmadım maalesef.. Aya yorgiden sonra aşağıdaki nefis manzaraya karşı yemeğimizi yedik. 
Yemekten sonra bisiklet turumuzu adanın şehre bakan değil de, diğer tarafındaki harika manzarayı gören tarafından dolaşarak tamamladık. Zevkli ama bir o kadar da yorucu bisiklet turundan sonra sıra İsa tepesine yürüyüşe geldi. Bu tepeye çıkmak da gerçekten çok zorlayıcıydı ama aya yorgiye çıkmak yerine eski rum yetimhanesinin bulunduğu bu tepeye çıkmanızı öneririm. Manzara ve orman çok çok daha güzel, fotolardaki bu şirin taylar da cabası:)
etrafta serbest dolaşan atlardan yalnızca üçü..
Dil burnu manzarası
Eveeet buraya kadar işin sefa kısmını anlattım. Cefa kısmına gelirsek; rehberliğimizi yapan arkadaşın "hafiiif bir eğim" olarak adlandırdığı yokuşlardan bisikletle çıkmaya çalışmak gerçekten hataydı ki zaten her seferinde kendimi bir süre zorladıktan sonra inip yürümek zorunda kaldım. Bisiklet turu yetmezmiş gibi öğleden sonra yine "hafiiif bir eğim"le çıkılan İsa tepesine çıkmak ağrılarımı katmerledi! Sonuç olarak 2 gündür geçmek bilmeyen ağrılarım var:( Kas ağrıları yetmez, bir de dört gözle beklediğim güneşten hatıra yanıklarım var..

Sanırım uzunca bir süre adaya gitmeyeceğim ama bir sonraki gidişimde hiiç bisiklet olayına girişmeyip, bincem faytonuma atcam turumu:)

Son olarak aya yorgide gördüğümüz bu tırtıl kafilesini de paylaşmazsam olmaz:)

30 Nisan 2011 Cumartesi

uyku başa bela

Uyumayı çook seviyorum, hatta belki de şu hayatta en çok sevdiğim şeylerden biri. Düşünsenize sıcacık yatakta, gerine gerine yumuşacık yattığınızı, uyuduğunuzu.. daha güzel bir hayal var mı? İtiraf ediyorum bazı günler ofiste bunu hayal ediyorum:)
Neyse, yazmaya başlarken asıl konum bu değildi. Uykuyu ne kadar sevsem de, benim başımın belası:( Nasıl oluyor da her sabah evden çıkarken akşam kesin erken yatıcam diyorum, yatak hayaliyle işe gidiyorum ama akşam gelince uykunun yanından geçmiyorum? Ve yine bu gece de aynı durum, hani bugün erkenden yatacaktım? Yatmak yetmez uyuyacaktım?:(

Başka bir cuma gecesi olsa, kafaya takmam. Genelde de Cuma geceleri geç saatte yatıp 10-12 saat uyurum ama yarın sabah 8:30da büyükadaya gitmek üzere iskelede olmam gerekiyor ve zerre uykum yok şuan:( Hadi bakalım bu uykusuz halde nasıl bisiklete binirlirmiş, nasıl gezilirmiş göreceğiz..
Ve bu gece yatmadan önce dileğim; noolur yarın havalar normale dönsüünn:( güneş göster yüzünü bize!!!

28 Nisan 2011 Perşembe

İyi ki doğdumm gördün mü 24 oldumm!!!


Dün benim doğumgünümdüüüü!!! :)
Doğumgünlerimde hep çok mutlu oluyorum, sanırım ilgi odağı olmayı çok seviyorum:) ama kim sevmez ki? Di mi? :)

Bu sene doğumgünümde beni çook mutlu eden bir olayı burda da paylaşmadan edemedim.. Başka bir şehirde yaşayan çok yakın 2 arkadaşım, kardeşlerim, canlarım, beni çoook mutlu eden bir sürpriz yaptılar.. bizim 2 deli gitmiş bi pasta alıp, üzerine yazılar yazıp, resmini gönderdiler telefonuma.. gerçekten çok duygulandım.. bi de kendi kendilerine mum üfleyip, pasta kesmişler benim için, fotoları da fbta paylaşıp beni taglemişler.. çok tatlılar kabul edin:))


Konu pastadan açılmışken, tabii bi de evde yaptığımız küçük doğumgünü partimin pastası var. Bu da çok yaratıcı ve bi o kadar da lezzetli bir pastaydı. Çevresinde gördüğünüz hamur, fındık ezmesinden yapılmış, üzeri çilekle donanmış, içi de son derece hafif bir kremayla tatlanmış..  Tabiri caizse, lezizdi..

Bunun için de sevdiceğime sonsuz teşekkürü borç bilirim:)) (çok mesafeli bir teşekkür oldu ama herkese açık bir alanda fazla samimiyete gerek yok =P)

 

Ha bi de Nil’in "iyi ki doğdum" şarkısını başlık yaptım.. bu şarkı çıktığında 18 yaşındaydım sanırım.. 25’e daha çok var sanmıştım ama çok da uzak değilmiş..

günler uzun hayat kısa..

sevgilerimle..

26 Nisan 2011 Salı

Balık seven çalışanlar için.. Reklam kokan bir yazı:)

Soru 1: balık seviyor musun? eveeett!!! :)
Soru 2: çalışıyor musun? eveeett!!! :(
Soru 3: eve gelip balık pişirmeye üşeniyor musun? yine evet:(

O zamaaan sen de İglo’nun donmuş balıklarını deneyebilirsin…

Tam reklam kokan bir başlangıç oldu işte:)

Alırken güzel olup olmayacağı konusunda çok şüpheliydim ama şüphelerim boşaymış… Bugün denedim ve gerçekten başarılı olduğuna karar verdim. Hem lezzetli, hem de akarı kokarı yok, tertemiz pişirdim, yedim:)

Kutudan bir poşet içinde 2 parça balık çıkıyor. Balıkları poşetiyle beraber kaynamış suya atıyoruz, 12-14 dakika kaynatıyoruzz ve balığımız hazır:) Poşetin içine zeytinyağı ve limon sosu, bir de defne yaprağı atmışlar, gayet lezzetli bir sonuç aldım, tavsiye ederim. Pişirdikten sonra balığı tabağa alırken sosun bir kısmını süzdürmenizde yarar var, çünkü soğudukça sos yoğunlaşıyor ve fazla geliyor..
Tabii fırında pişirme seçeneği de var ama ben eve gelip temiz temiz 15 dakkada işimi halletmeyi tercih ettim:)

Benim aldığım akdeniz levreği. Yanlış hatırlamıyorsam mezgit ve çipura seçenekleri de vardı, en yakın zamanda onları da deneyeceğim..
Tabii bir de arkadaşlarımı yemeğe çağırıp bunlardan yapmayı planlıyorum.. hem kolay hem lezzetli hem de balığa misafir çağırınca havam olur =P

Ha buarada yanlış anlaşılmasın, İglo'yla yakından uzaktan bir alakam yok :)

25 Nisan 2011 Pazartesi

buralarda yeniyim:)

Uzzuuuun zamandır bir blog yazmak isteyip bir türlü ucundan tutup başlayamıyordum.. ve başlangıcım temizlik yaparken bir anda karar vermemle oldu, bu durum sanki sık sık temizlik yaparmışım gibi bir his yaratabilir ama... ne siz sorun ne ben söyliyim:))

Evet artık karar vermiştim.. yazmaya başlayacağım dedim.. ama önümde bir soru bloğumun ismi ne olacaaakk??? bir an düşündüm; niye yazıyorum ben bu bloğu? ve cevap; ay şunu beğendim vay bunu beğenmedim diye hiç bi şeyi içimde tutmayıp dışarı vurmak için.. ve isim; ukala dümbeleği.

Aslında normal hayatta çok da ukala sayılmam, en azından ben öyle düşünüyorum:)
yine de ukalalık yapamam belki ama biraz niyetim var bu sefer, kihkih:))

evet buralarda yeniyim.. ne yazacağımı bilmiyorum, kimin okuyacağını hiç bilmiyorum.. muhtemelen şimdilik hiç kimse.. haa bir ev arkadaşım var, ona okuturum:)

ve ilk yazımı bu sözlerle bitirmek istiyorum;

Bir gün tren duracak
Vagonlar boş kalacak
Bugünün kıymetini bil
Yarın geç olacak
Bırak gülünç olayım
İster sefil olayım
İzin ver umutlanayım
Bırak serap göreyim
Başka hayat yok bunu bende biliyorum
Başka rüyam yoK ama ben onu istiyorum
Ukala dümbeleği
Çok biliyorsun işini
Beğenmiyorsun bir şeyi
Zor dostum zor
Mühim olan hangisi
Bana lazım sevgisi
Yere batsın serveti
Ah gönlüm ah
Gönül direnme bana
Sus kes sesini
Benki sabırlıyımdır
Vefalı kararlıyımdır
Bırak hata yapayım
Düşündüğün gibi yaşayım
Ne halim varsa göreyim
Sonucuna katlanayım
Başka hayat yok bunu bende biliyorum
Başka rüyam yoK ama ben onu istiyorum
Ve işte burdan da dinleyin; Nazan Öncel'den Ukala Dümbeleği..

Sevgiler..